20 Şubat 2017 Pazartesi

KREMALI MANTARLI MAKARNA TARİFİ

Bir tava al, ocağın üstüne koy, (ocağı açmayı unutma) tavanın üstüne bir miktar sıvı yağ koy (bir miktar?) bir adet orta boy soğanı ve birkaç (kaç?) sarımsağı küp küp doğra. (önce soy tabii) içene at. (Etrafa yağ sıçrattıysan gerçekten atmışsındır). Şimdi onları şöyle bir karıştır. (Ocak açık di mi?) Soğan ve sarımsak pembeleşinceye kadar (ki pembeleşmez) karıştır. (Pembeleşmedi di mi?) Neyse işte bir müddet sonra (daha önce dilimlenmiş) mantarı tavaya ilave et. (Evet, tavaya) Yine birkaç dakika şöyle bir karıştır. (Süper!) 
Şimdi bir bardak kremayı tavanın içine boca et. (İğrenç bir görüntü oluştu, biliyorum) Üzerine dilediğin kadar (abartma) karabiber ilave et. Bir tur daha karıştır. Merak etme çok güzel olacak. (Hapşırdıysan karabiberi fazla koydun. Neyse, çok yaşa!) fokur fokur kaynamaya başladıysa ocağı biraz kız. Yaklaşık bi yedi sekiz dakika öyle (ya da böyle) karıştır. Evet, sosumuz hazır. Ocak hala yanıyor mu? (Kapa çabuk). Şimdi haşlamış olduğun makarnayı (haşlamadım deme, makarnasız olmaz) süzüp sosla birlikte büyük bir tencereye koy (az evvel kapattığın ocağı tekrardan aç) ve bir-iki dakika karıştır.












Bu kadar.

Not 1: Şimdi biraz geri sarıyoruz çünkü yedi-sekiz dakika karıştırdığımız sırada bir miktar rendelenmiş kaşar ilave edilecekti. (Çok mu geç? Ee geç o zaman kaşarsız da olur).

Not 2: Tabaklara servis ettikten sonra üstüne bir tutam rendelenmiş permasan ilave et.

Not 3: Ocağı kapa!



Afiyet olsun.

24 Kasım 2016 Perşembe

ŞEREF'E

Ayın firari olduğu kapkara bir gecenin alacakaranlık sabahında kan ter içinde uyandım. Odam havasız. Hayli de loş. Gözlerimi parmak boğumlarımla ovuşturduktan sonra uzun sayılabilecek bir duş aldım. Pencereyi açtım. Sert ve şekersiz kahvenin yanına bol dumanlı bir de sigara yaktım. Dışarı çıktığımda sıcak havanın bunaltısını, efil efil esen rüzgarla birlikte etrafımda dans ederek bana eskortluk etmeye başladı.

Uzun zamandır yalnız yaşıyorum. Zaman içinde herkesi kendisinden uzaklaştırmayı başarmış biri olarak, düştüğüm bu boşlukta debelenip duruyor olmamdan memnun olmadığım gibi şikâyetçi de değilim. İmdat, diye bağırsam sesimi duyacak kimse yok etrafımda. Ve ben bunu hiç umursamıyordum.

Yani, insan garip bir yaratık, düşünceleri çerçevesinde istekleri de değişkenlik gösteriyor. Hedefine ulaştığında anlamını yitiren onlarca yaşanmışlığım oldu benim. Düştüğüm boşluğun muzlim metrekaresinde yaşamak hayli yorucu olsa da düşünsel anlamda harika bir durum. Madem zaman içinde düşüncelerimiz ve isteklerimiz değişiyor, madem bu kadar ayran gönüllü yaratılmışız, neden ben böyleyim, deyip işin içinden çıkıyoruz. Ben öyle değilim. Sadece şu an öyle hissediyorum, hepsi bu. Hisler her zaman değişir. Bu yüzden de insan kendiyle çelişmeye mahkumdur. Fakat biz bu değişimden rahatsızlık duyarız. Çünkü o anki hissiyatlara göre dillendirdiğimiz söylevlerimiz vardır. Söylediklerimizin arkasında durmak, söylediği ile yaptığı bir olmaya çalışmak gibi salak düşüncelerimiz vardır. Toplum tutarlı insanları sever çünkü, dengesizleri değil.

İki gün önce psikiyatrımla yaptığım rutin görüşme esnasında bu düşüncelerimi kendisine ilettim. Başka şeyler de söyledim ama onları tam olarak hatırlamıyorum. Psikiyatrım beni sessizce dinledikten ve tüm bunları önündeki kâğıda not ettikten sonra arkasına yaslanıp “İlaç miligramını yükseltmemiz gerekiyor,” dedi.

Eczaneden ilaç almak için gidilen bu ilaç yazıcı şahsa bir daha gitmeme kararı aldığımı, yeşil renkli reçeteyi dörde katlayıp arka cebime iliştirdiğimi ve birkaç yüz metre ileride gördüğüm ilk çöp kutusuna buruşturarak attığımı hatırlıyorum. 

Benim yeni bir başlangıca ihtiyacım vardı, renkli haplara değil.

Hala bana eskortluk etmekte olan rüzgarla bir süre daha yürüdüm.  Ayaklarım beni tekel bayiinin önüne kadar götürdü. Çeşit çeşit şaraplar; rakılar biralar, votkalar, viskiler özenle dizilmişti. Spot ışıklarıyla albenisini artırılan raflara uzun uzun baktım. Seçimimi dillendirmemi bekleyen kişiye siparişimi ilettim. Siyah poşet sayesinde kimselerin göremediği likit ile parka girdim. Uzun süredir içmiyordum. Etrafa şöyle bir bakındım ve parkın en ücra köşesine doğru yöneldim. Henüz kahvaltı bile yapmamıştım. Seçtiğim bank hayli eskiydi. Yaklaşık bir haftadır tıraş olmamıştım. Çene altım iyiden iyiye kaşınıyordu. Banka kazınmış irili ufaklı ve hayli zor okunan bir yazı dikkatimi çekti. Kısa bir mesai harcadıktan sonra yazıyı okumayı başardım:

“Her seçim bir çaredir, ”

Yazının hemen altında, üsttekine göre daha iyi okunan bir yazı daha vardı: "Şeref." Büyük ihtimal bu yazıyı yazan kişinin adıydı bu. Elimdeki siyah poşeti bankın üzerine bırakıp yazıyı tekrar tekrar okudum. "Her seçim bir çaredir." Bunun ne anlama geldiğiyle ilgili bir süre düşündüm. Hemen arkamdaki koca gövdeli ağacın gölgesi beni bunaltıcı sıcaktan koruyordu. Ara ara kendini hatırlatan rüzgâr bi an için ürpermeme sebep oldu. Banka iyice yerleştim. Sırtımı arkama yaslamak iyi geldi. Doktorun verdiği ilaçlar işe yaramıyordu.
Kafamı yukarı kaldırdığımda ağacın üstünde cikleyen ve bir daldan diğerine anlamsızca konan serçeleri gördüm. Çok enerjiktiler.  Onları izlemek bile yorucu geldi. Hemen yanıbaşımdaki poşetin içindeki şişeyi çıkardım. Yeni atılmış kirli beyaz bir sakız ayakkabıma yapıştı. Sinirlenmek çözüm değildi. Elimdeki şişeye odaklandığım sırada telefonuma gelen mesaj sesi bi an için konsantremi bozdu. Umursamadım. Şişenin kapağını açtım. Mesajın bir insan evladından gelmediğinden emindim. Serçelerin sesleri gitgide yükseldi. Ciddi senkron sorunlarını olmasına rağmen bu durumdan şikayetçi değildim. Ayakkabılarımı çıkarıp bağdaş kurdum, çene altımı kaşıdım ve şişeyi serçelerin görebileceği şekilde havaya kaldırıp seslendim:

“Şeref’e!”

Ağustos 2016

Uğur Mıstaçoğlu


20 Eylül 2016 Salı

SANATATAK'TAN BU HAFTANIN KİTAP ÖNERİLERİ

Sanatatak yazarı Efe Beşler bu hafta ve her hafta yeni çıkan kitaplardan en önemlilerini seçiyor. Bu haftanın önerileri: Sağ Elim Doluydu, Aklımdaki CHE, Germania: Kafadan Doğumlar ve Freud Olmak: Bir Psikanalistin Gelişimi
Sağ Elim Doluydu
Yeni haftaya kısa hikayelerin yer aldığı bir kitapla başlamak istiyorum. İletişim Yayınları’ndan yayımlanan ‘Sağ Elim Doluydu’ kitabı bu ay raflardaki yerini aldı. Bundan önce bir öykü bir de romanı bulunan Uğur Mıstaçoğlu kitabında hem günümüz dünyasındaki günlük sıradan olayları hem de geçmişte yaşanılan hayat hikayelerini harmanlayarak yazmış. Hikayeleri okurken çok eğleniyor ve “aa ben veya bir yakınım, arkadaşım bunların çoğunu yaşamıştı” diyebiliyorsunuz. Teyzelerle olan mahalle ilişkisini, cinsiyet, özgürlük, din vb. netameli konuları çok keyifli ve komik bir dille anlatırken, kalıplaşmış yaşam biçimlerimize de dokundurmayı ihmal etmemiş. Çok içimizden, çok mahalleli, çok samimi bir şekilde hikayelerini yazmış. Ben en çok kitabın başlığı olan ‘Sağ Elim Doluydu’ hikayesini çok beğendim, yer yer de güldüm. Bugünün ilişkilerini, sosyal medyanın kullanımını çok neşeli bir o kadar da endişeli bir karakterle yazmış. Çabucak okuyup biritebileceğiniz bir hikaye kitabı.  
“Yaklaşık yarım saat önce gönderdiği ekran görüntüsünde şarjının yüzde altmış dört olduğunu görmüş biri olarak, “Canım şarjım bitiyor, Ferruh beni eve bırakacak, sabah ararım” mesajına inanmamı bekliyor olmasına hayli içerlemiştim. Zaten öyle, “canım”lık “aşkım”lık bir durumumuz yok. Hissedilmeden, zırt pırt söylenmek suretiyle içi boşaltılmış, anlamını yitirmiş sözcükler bunlar. Lafügüzaf. İki kere çıkmışlığımız, bir kere sevişmişliğimiz var. Hepsi bu. İyi sevişiyor olmasının konumuzla bir ilgisi olmadığı için oralara girmiyorum. Ve fakat Yeliz’in Ferruh’la sevişebilme ihtimali aklıma gelince çıldıracak gibi oluyorum. Sevişir sevişir. Bana n’oluyor ki? Nasıl sevişir canım, olur mu öyle şey? Öyle her önüne gelenle yatılır mı? Acaba ona da “aşkım”, “canım” diyor mudur? “*

*Kitabın arka kapağından alıntıdır.

Alıntı: Sanatatak

Diğerleri için tıklayınız

17 Eylül 2016 Cumartesi

KİTAP EKİ SÖYLEŞİM



Uğur Mıstaçoğlu: “İroni yapmak yasaklanırsa cümle kuramayabilirim”



İletişim Yayınları’ndan geçtiğimiz günlerde Uğur Mıstaçoğlu’nun “Sağ Elim Doluydu” adlı öykü kitabı çıktı.
Mıstaçoğlu son kitabına sokağın, apartmanın, yeni taşınan komşu kızların, kına gecesinin, kısa filmlerin, gözyaşının, bakkalın, annelerin ve kavgaların sesini taşıyor. Mizah yüklü anlatımıyla yüzleri gülümsetiyor.




Kitabınızda yirmiden fazla öykü var. Bu öyküleri yazarken kendi yaşadıklarınızdan da yola çıktığınız oldu mu? Yaşanmışlıklar da var mı öykülerinizde?

Yaşanmışlığı olmayan ama etrafımdaki kişilerden duyduğum ya da bizzat şahit olduğum olaylardan da esinlenebiliyorum, kendi yaşadıklarımdan da. Dışarıda gördüğüm, duyduğum şeyleri küçük notlar yazarak kendi adresime mail atıyorum ki unutmayayım. Bu kitabımda bire bir yaşanmış bir öyküm yok, fakat bazı öykülerin bazı kısımlarının yaşanmış olduğunu, öncesinin ya da sonrasının kurgu olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca bire bir yaşanmış olan öykülerim ve düzensiz tuttuğum bir günlüğüm de var. Tabii bunlar yayınlamak adına yazılmamış daha çok bana özel şeyler.

Esprili bir dil kullanıyorsunuz, gerçek hayatta da böyle misinizdir?



Bu, bulunduğum ortama göre değişkenlik gösterse de genel anlamda esprili bir dil kullandığımı söyleyebilirim. Bir gün kinaye ve ironi yapmak yasaklanırsa cümle kurmakta ciddi sıkıntı çekebilirim.


Öykülerinizi okurken sanki genel olarak bir iyimserlik, iyimser bir ton varmış gibi geldi bana. Karakterleriniz de ağırlıklı olarak iyiler. Şunu düşündüm hiç karanlık veya kötü karakterlerin hikâyesini yazmayı düşündünüz mü? Dilinizdeki muziplikle, karanlık-koyu hikâyeler ve kötü karakterler buluşunca ortaya okuması keyifli şeyler çıkabilir.

Sizinle aynı düşüncedeyim. Şu an yazmakta olduğum bir roman var. Kötü karakterler, çıkar ilişkileri, gidip gelen bir gerçeklik algısı ve süreklilik arz eden bir gizem… Hikâyesi de hayli iç burkucu. Anlatım dili “Noğmal” adlı romanımda kullandığımdan daha farklı değil. Fakat sizin deyişinizle, karanlık-koyu bir hikâye ve kötü karakterlerle bu dilin yansımasının nasıl olacağını roman bitip çıktığında göreceğiz, şu an için gayet keyifli ilerlediğini söyleyebilirim.

Biraz da yazma sürecinizden konuşalım istiyorum… Genel olarak nasıl yazarsınız? Aklınıza bir fikir gelince spontane bir şekilde mi yoksa masa başına yazma motivasyonuyla oturunca mı yazarsınız?

Kesinlikle masa başında ve mümkünse tek başıma olmalıyım. Sessizlik olmazsa olmazım, arka fonda hafif bir müzik bile konsantrasyonumu bozmaya yetiyor. Spontane gelen fikirleri kesinlikle not alırım. O an aklıma gelen bir fikre daha sonra okuyup dudak büzdüğüm de olur, allayıp pullayıp kullandığım da. Bir de tek başıma çıktığım otobüs yolcululuklarında, muavin ile diyaloglarımızı, yanındaki kızcağızı esir almış teyzenin can alıcı (ya da sıkıcı) sözlerini, sürekli cep telefonu ile konuşan birinin aynı olayı sekiz ayrı kişiyi arayarak anlatmasını “muzip” bir dille defterime yazıyorum. Bunu yapmak üç ayrı işe yarıyor: Bir, sesli bir ortamda yazabilme kabiliyetimi artırıyorum, iki, yazarken onlara “muzip” cevaplar vererek olayı komik hale getiriyorum, üç, yazdıkça o kişilerle empati kuruyor ve kişilere olan kızgınlığımı gideriyorum.

Kapalıçarşı’da iş yeriniz varmış. Burada çeşit çeşit insanla karşılaşıyorsunuzdur. Bunun yazdığınız şeylere etkisi oluyor mu?

Kapalıçarşı benim yetiştiğim dönemde tam bir okuldu. Üniversite denilirdi. Üniversite okumamış insanlar topluluğunun kendi üniversitelerini kurması ironik olsa da, o dönem (yirmi beş otuz yıl öncesinden bahsediyorum) “yarı yetişmiş” bir tezgâhtar, benim diyen üniversiteliyi cebinden çıkarırdı. Düşünsenize dört yıl boyunca İspanyol Dili ve Edebiyatı okumuşsunuz, İspanyolcam var diye çarşıya girmişiniz, siz, İspanyol müşteriye düzgün cümle kuracağım diye beyninizi zorlarken yanınızdaki kişi sizin bildiğinizin üçte biriyle şakır şakır konuşuyor, mal satıyor, parasını tahsil edip gönderiyor. Biri teorik olarak öğrenirken diğeri her gün pratik yapar çünkü. Sadece Üniversite değildir zaten, her gün, birçok dilde, defalarca sergilenen ve bir izlediğinizin aynısını bir daha izleme olanağınızın olmadığı, doğaçlama (Ve Uluslararası) bir tiyatrodur aynı zamanda. Yeri gelir o tiyatronun başaktörü olur, yeri gelir yazanı ve yöneteni olursunuz. Bu anlamda bana kattıklarını inkâr etmem mümkün değil. Tabii şimdi o eski ortamlar kalmadı. Neden diye soracak olursanız, uzun hikâye derim, çok uzun.

Edebiyat, hayatınızın neresinde duruyor? Kimleri okursunuz, hangi yazarlar size ve edebiyat anlayışınıza etki etmiştir.

Algıladığımız hayat, duygu ve düşüncelerimizden oluştuğunu kabul edersek, edebiyatın gücünü daha iyi anlayabiliriz, son yıllarda edebiyat harici okuduğum kitap sayısı hayli az. Bu da edebiyatın hayatımda ne kadar yer aldığının bir göstergesi olsa gerek.
Okuduğum birçok yazarın üzerimde etkisi olduğunu söyleyebilirim. Hemen herkesin örnek aldığı, okurken zevk aldığı yazarlar vardır. Ben bu yelpazeyi mümkün olduğunca geniş tutmak istiyorum. Hangi konuda ve branşta olursa olsun, etkilendiğim, örnek aldığım kişiler bir süre sonra üzerimdeki etkisini yitiriyor. Onların yerini yeni kişiler dolduruyor ve “bence” bu gayet doğal bir süreç.

  • Sağ Elim Doluydu
  • Yazar: Uğur Mıstaçoğlu
  • Türü: Öykü
  • Baskı Yılı: Eylül 2016
  • Sayfa Sayısı: 107 Sayfa
  • Yayınevi: İletişim Yayınları
        SEVİM TOMRİS

Kaynak: Kitapeki.





8 Temmuz 2016 Cuma

GÖLGE

Kendimden büyük, tekinsiz gölgemi takip ederek yürüyorum. Güneş, mesaisini tamamlamanın verdiği yorgunlukla şehri göç etmeye hazırlanıyor yavaştan. Birazdan bir mum gibi sönecek. Sonra alacakaranlık gelip kısa mesaisini geceye bırakacak.
Gölgeyi yaratanın ışık olduğu söylenir, “ışık yoksa gölge de olmaz,” derler.

Ya ben? Ben olmazsam gölge olur mu? Olmaz! Çünkü o ışık benim.

Çünkü güneşin kendisi gölgeyi göremez.

Temmuz 2016

Uğur Mıstaçoğlu

31 Mayıs 2016 Salı

NEREYE?

Yer Esenler otogarı Ulusoy firmasının tam önü.
Taksi durur durmaz şak diye kapısını at hırsızı bir adam açtı,

"Nereye yolculuk?"

"Sana ne lan" bakışı atıp bavulumu almak için taksinin bagaj kısmına dolandım. O ne? Başka bir at hırsızı bavulumun sapından tutmuş indirmeye çalışıyor. Ona da "Çek lan elini bavulumun sapından, ben o sapı alabilmek için o bavulun tamamını almak zorunda kaldım, tutturtmam" dercesine baktım. O da bana "ben at hırsızıyım, tutarım" der gibi baktıktan sonra şak diye bavulu sapından kavradığı gibi taksinin bagajdan indirdi. 

"Nereye?" 

Size ne lan?

At hırsızı görünümlü sap tutucudan bavulumun sapını alıp sen çek o arkandan gelir şeklinde tasarlanmış tekerlekli bavulumu sürümeye başladığımda yeni bir soru daha geldi.

"Hangi firma?" 

Hasbinallah nimel vekil. İlla söylenecek bir şey. Dedim "bakın yardım etmek istiyorsunuz sanırım ama ben gideceğim yeri biliyorum, bavulun da tekerlekleri var, çekince hiç itirazsız peşimden geliyor, teşekkür ederim." 

Bu sapı tutan tip bi bozuldu, ne hakla biliyorsun gibilerinden pis pis baktı bi süre  (zaten temiz temiz bakma ihtimalleri yok)

 "Biz firma elemanıyız abi,"

Hiç arkamı dönmeden "Sen onu benim kıçıma anlat" dercesine bavulumla el ele yürüyerek otobüsüme doğru devam ettim. 

İki sap uyuz olmuş şekilde orada kaldı, diğer iki sap el ele İzmir'e…

Nisan 2016

Uğur Mıstaçoğlu


ÖLECEKSİN

Hastane gibi bir yerde açıyorum gözlerimi. Ağır bir ilaç kokusu oda içinde volta atıyor. Savaş yıllarındaki yaralıları sıra sıra dizdikleri yatakların birinde yatıyorum. Üstüme örtülmüş çarşaf, kefen rengi. Her an böyle bir dönüşüme hazır vaziyette bekliyor olduğunu düşünüp tırsıyorum.
İyi de ben neden buradayım?
Elimi ayağımı oynatıyorum, bir şeyim yok. Kalkmaya çalışıyorum hafiften başım ağrıyor. Herhalde bu yüzden burada değilim.
Oradan geçen hemşireye sesleniyorum:
"Hemşireanım ben..."
Hemşiranım, işaret parmağını dudağına götürüp sus işareti yapıyor. Susuyorum. Dudaklarım pul pul dökülüyor sanki. Yanımda emekliliği gelmiş bir komodin var; eski püskü dökük bir şey. Üstünde yarısı dolu su şişesi ile göz göze gelince biraz içesim geliyor. Şişe, biz enine yatanların aksine dimdik ayakta duruyor; üzerinde kapağı olmadığı gibi yanında bardak da yok. Uzanıp şişeyi kavrıyor susuzluğumu gidermek için dikiyorum kafama. Dudaklarımdaki pullar sıvı ile biraz yumuşuyor. Şişeyi emekliği gelmiş komodinin üstüne koyuyorum.
Yanımdaki yatakta yatan hasta dikkatimi çekiyor birden. Oldukça yaşlı bir adamcağız... Ölmüş de haberi yok denilen bir görüntüsü var. Nefes alırken hırıltılar çıkarıp ara ara öksürüyor.
Tavana bakıyorum bir süre.
Gözkapaklarım gitgide ağırlaşıyor. Oda içinde birbiriyle uyumsuz ritimdeki ayak sesleri ve bir takım gölgeler fark edince gözüm açılıyor. Kafamı çevirdiğimde bana doğru gelen aksakallı bir doktor görüyorum.  Geliyor ve yatağımın ayak kısmında dikiliyor. Kafasıyla selam veriyor. Aynı şekilde karşılık veriyorum. Elinde bir dosya var. Yatakta doğrulup oturur vaziyete geçiyorum. Hemen arka çaprazında az önce bana sus işareti yapan hemşire duruyor. Dimdik. Su şişesi gibi... Bu sefer güleç bir yüz ifadesi var. Ben dikkatimi doktora vereceğim sırada hemşirenin bana göz kırptığını fark ediyorum. Belki de bana öyle geliyor. Tam emin olamıyorum.
Doktor boğazını temizleyip şöyle diyor: "Sizin durumunuz kötü." Ben tekrar hemşireye bakıyorum. Çok güzel gözleri var.
Doktor aksakalını sıvazlarken dank ediyor az evvel söyledikleri. “Sizin durumunuz kötü!”
“Nasıl kötü, neyim var?” diye soruyorum telaşla. “Kafanızda… diyor ve susuyor. “Evet,” diyor öyle kalıyorum.
Boğazım düğüm düğüm. -Babamın “ipteki düğümleri çözmek kolay, önemli olan boğazdaki düğümleri çözmek evlat,” değişini anımsıyorum- Yutkunup sorumu tamamlıyorum “…kafamda… kafamda ne var?”
“Biri var…” diyor, “…senin kafanda biri var.” Başımın ağrıdığı aklıma geliyor birden. Demek bu yüzden başım ağrıyor, diye düşünüyorum. Elimi kafamda gezdiriyorum istemsizce. Gözüm tekrar Hemşireanım’a kayıyor. Dudağında kırmızı bir ruj dikkatimi çekiyor bu sefer de. Cart bir kırmızı… Dahası yüzünde anlamlandıramadığım bir tebessüm var. Bu sefer göz kırpışını yakalıyorum ama karşılık vermiyorum.
Hemen yanımdaki yatan ihtiyar adam benden tarafa dönüp olan biteni izlemeye başlıyor. Çok üzgün ve yorgun bir yüz ifadesi var. Dudakları gergin. Bir şey diyecekmiş de çekiniyormuş gibi bakıyor. Dahası ihtiyarı komodinle kıyaslarsan, komodin çok daha iş görür vaziyette. Bitpazarına götürsen üç otuza da olsa bir alıcısı çıkar gibi.
Hemşireanım’dan bir ayna rica ediyorum. Cebinden çıkarıp uzatıyor. Yüzüme bakıyorum. Hafif terlemişim. Becerebildiğimce kafama bakıyorum ayna vasıtasıyla. Hiç bir şey göremiyorum. “Kafamda bir şey yok ki,” diyorum. “Yalan söylüyorsunuz.”
Doktor ve ölmüş de haberi yok yan komşum kibarca gülüyorlar. Hemşireanım kahkaha attıktan sonra özür dileyip gidiyor.
Doktor “kafanızda derken kafanızın içini kastetmiştim,” diyerek cümlesini dekolteliyor. Sonra bir süre daha vaktimin olduğunu, yarın taburcu edileceğimi, burada kalmamın anlamsız olduğunu belirterek odayı terk ediyor.
Kafamın içinde ne var söylemiyor. Yatakta bağdaş kurup oturuyorum.
Yanımdaki yatakta, ölmüş haberi yok hasta “öleceksin,” diyor çatallaşmış sesiyle. Duymazdan geliyorum. Derken içeri esmer, şişman, koca dudaklı Çingene bir kadın giriyor.
“A be bakayım falına?”
“Yok diyorum teşek…”
“Senin kafanın içinde biri var, at bi beşlik de bakayım falına!” Eğer tıp dünyası senden ümide kesmişse ‘alternatif tıp’a sarılırsınız. Umut işte. Çantama uzanıyorum. Nasılsa öleceğim duygusuyla cüzdanımdan elli lira sıyırıp falcı kadına uzatıyorum.
Parayı sutyenine sıkıştırıp “Ver bakalım sol elini,” diyor. Dediğini yapıp sol elimi kadının esmer ellerine uzatıyorum.
Yan komşum Çingen falcıya bakarak; “Ölecek o be,” diyor, “doktor bey söyledi az önce.”
İkimiz de duymazdan geliyoruz yaşlı komşuyu.
“Senin kafanda biri var,” diyor. Bir bayan! 
“Hemşire olabilir mi?”
“Yok,” diyor, “Başka biri.”
“Kim?” Asuman mı?
“Yok değil.”  
“Bir süredir de gönlün ona kaymış ama o bunu pek ciddiye almamı sanki.”
“Vay adi?”
“O da sana boş değilmiş.”
“Miş” derken?”
“Sen bir şey yapmışsın.
“Sevdim.”
“Sana kırılmış…ya da o yaptığın şeye şaşırmış.”
“Sevdim diyorum…”
“Galiba o seni yanlış anlamış. O kadarını bilemiyorum.”
“Ne kadarını biliyorsun?”
“Eğer kafanın içindeki bu şeyden kurtulmak istiyorsan…”
“Şey,” derken.
“Beynini kemiren bir şey var,” diye devam ediyor alternatif tıp uzmanı falcı kadın. “Bazı şeyleri anlamdıramıyor, yanlış anlaşıldığını düşünüyorsun. Kendini suçluyorsun. O şeyleri o kişiyle konuşman lazım...” O kişi kim, söylemiyor. “…O zaman sonuç ne olursa olsun huzura ereceksin. Yalnız bu kadın seni senden alabilir, dikkat et. Sonuçlarına katlanacaksan devam et, yoksa böylece bırak.” -Eğilip el kıvrımlarımı inceliyor- “Zor ve çıkmaz yollar görünüyorum. Hayırlısının ne olduğunu ben bilemem.”
Bir iç çekiyor ve “Yaşamak lazım,” diyor
“Ölecek o be ya, doktor bey söyledi az önce,”
Nasılsa öleceğim giderken seni de yanımda götürmemi istemiyorsan sus dercesine bakıyorum.
Susuyor.
Falcı kadın devam ediyor:
“Bazen öylece bırakmaktır doğru olan, bazen ısrar edip üstüne gitmek. Sen gururlu, duygusal ve kırılgan birisin. Buna rağmen üstüne gidiyor olman şaşırtıcı.”
O sırada doktor tekrardan odaya giriyor, bu sefer en baştaki yatakta yüzü kefen rengine çalan hastanın başında… Hemen arkasından da Hemşireanım.
Çingen falcıya, doktoru gösterip şikayet edercesine “Ama,” diyorum “şu doktor bana öleceğimi söyledi.”
“Evet,” diyor çenesi hariç her yeri ölmüş ihtiyar, “ölecek o, doktor bey dedi, kulaklarımla duydum.”
Falcı kadın önce doktora sonra bana baktıktan sonra -Adile Naşit gibi- uzun uzun kikirdiyor.
“Bu sabah onun falına da baktım; eğer tüm hastalara kafasında bir şey olduğunu ve öleceğini söylemezsen ‘öleceksin’ dedim” diyor kikir kikir.
“Nasıl yani,” diyorum “Koskoca Hipokrat yemini etmiş bir doktor bir falcının… -gözlerini belertip ürkünç bir şekilde bana bakıyor ama sözüme devam ediyorum- …lafıyla böyle bir şey yapar mı hiç? Bu… bu nasıl olabilir? Tüm hastalara öleceğini nasıl söyleyebilir?
Ölmüş haberi yok ihtiyar dudak büzüp bana bakarken Çingen falcı uzata uzata, “Biiirrr” diyor. İkimiz birden Çingen falcıya doğru dönüyoruz.
“Er ya da geç herkes bir gün ölecek!”
Onu biliyoruz.
“İkiiiiii… Herkesin kafasına taktığı bir şeyler var,” (kikirdemsine devam ediyor).
Ben kafamı doğru diyorsun anlamında sallayınca fal baktığı sol elimi bacağımın üstüne koyup soruyor.
“Yalan mı?”
Bir süre düşündükten sonra, “Öyle söyleyince yanlış değil tabii ama…” derken kırmızı rujlu hemşire çıkageliyor tekrardan. Cümlemin ‘ama’dan sonrasını unuttuğum için susuyorum. İşaret parmağını yine dudağındaki yerini alıyor. “Hişşşt,” diyor -çocuk azarlar gibi- rüya da olur böyle şeyler, çok uzatma artık.
“Rüya mı? Ama sen… Sen nereden biliyorsun bunun rüya olduğunu?”
Falcı kadını gösteriyor ojeli parmağıyla: “O söyledi. Hadi kalk artık, uyanma vakti.”
Telefonumun alarmı çalıyor.
Hayır, burada bitmemeli. Gözümü açmadan falcı kadına dönüyor ve “kafamdaki kadın, diyorum, kim o kadın?”
Falcı yok, hemşire yok, doktor yok.
Nerdesiniz be?
Kimsecikler yok.
Yanımdaki ihtiyara bakıyorum, o yatağında “Öleceksin be ya,” diyor “doktor bey söyledi, duymadın mı?”
Açıyorum gözlerimi, ben hayattayım onlar… onlar yok.


Mayıs 2016

Uğur Mıstaçoğlu





31 Mart 2016 Perşembe

ANDOROİT “YAVŞAK” HANIM

Yakınlarım iyi bilir, -kimi maçlar hariç- televizyon seyretmem. Hatta kanepeye uzanırken televizyona karşı değil, tam aksi yöne doğru uzanırım. Çünkü kapalı vaziyetteki ekrana dönük olmanın hiçbir mantığı yoktur. Dışarıdan gören bizi küs sanır. Bu sanmanın doğruluğu tartışılır ama ender de olsa şöyle bir zap yapayım dediğimde beni kandırmaya yönelik haberler yapan, yarışma adı altında saçma salak şeylerle vaktimi gasp eden -ve aralarda her şeyi ihtiyaçmış gibi gösteren- reklamlara tahammül edemiyorum. Yine de -maçlar nedeniyle- evimde bir televizyon ve o televizyona görüntü sağlayan bir receiver mevcut. Aslında benimkine “receiver” (alıcı) değil “decoder” (şifre çözücü) deniyor, çünkü lig maçlarını seyretmek için bu hakları elinde bulunduran yayıncı kuruluşun büyük bir zevkle getirip kurduğu bir decoderın olmak zorunda.

Daha iyi görüntü alabilmek için son teknoloji çanaklar var artık. Devir dijital yayın devri. Halk arasında “kılçık” olarak tabir edilen (800 Mhz frekansında yayın yapabilen analog) antenler çoktan tarihe karışmış bulunuyor. Teknoloji her zaman iyidir düşüncesini her alanda çok doğru bulmasam da karşı değilimdir.
Bu yeni çanaklar, bizleri uydu yayıncılığı ile tanıştırınca bazı alışkanlarımız da ister istemez değişti. Artık görüntü kaybolduğunda damlara çıkarak anteni evirip çevirmek, televizyona küfürler savurarak yumruklamak yok. Herhangi bir sorun olursa yayıncı kuruluşu arayıp (buna sonra değineceğim) sorununu bildirmek gerekiyor.

Yalnız şunu atlamamak lazım; tüm bunlar bize daha iyi bir görüntüyü (“beyaz cam” diye tabir edilen) televizyon ekranına aktarabilmek -ya da televizyonumuza şiddet uygulamamamız- için değil, bu hizmet vasıtasıyla ciddi paralar kazanmak adına yapılır.
Bu çanak antenler sayesinde, artık HD (High Definition) -yani yüksek çözünürlükte- yayınlar izleyebiliyoruz. Fakat dikkat edilmesi gereken bir husus var: Antenlerinin mutlaka açık havada olması ve gökyüzüne yönelmiş olması önemli. Ayrıca gökyüzüne de rastgele bir yere değil, hangi uydudan yayın alacaksa o yöne bakıyor olması gerekiyor. Zaten işin bu kısmı hizmeti alanları -yani bizleri- ilgilendirmiyor, receiveri satın aldığınız şirketin uzman personeli gelip çanağı belirlediği uygun yere monte edip uydu yönüne çevirip size hazır bir şekilde sunuyor.

Eğer bu HD yayın ve bilmemkaç ekran devasa LED TV ile önceliğiniz, -başta ülkeniz olmak üzere- dünyada olup bitenleri öğrenmek ve bir haber kanalından diğerine dolaşmaksa bu HD yayın zırvalığı size hiç hitap etmez. Bombaların patladığı, cinayetlerin işlendiği, hırsızlıkların kol gezdiği bir dünyayı neden daha net görmek isteyesiniz ki? Kendi adıma, sevmediğim bir politikacıyı televizyonda izlerken ekranın net olmasını değil, siyah beyaz olmasını tercih ederim.

Bu işi şifreli yayın üzerinden gerçekleştirenler firmalara gelirsek, bu hayli milyar gerektiren ciddi bir yatırım işi. Tabii bu alt yapıya para yatıran dev şirket(ler) bu teknolojiyi bizlere “yıllık sözleşme” imzalatmak suretiyle satarak bizleri uzun vadeli söğüşlenecek kişiler olarak görüyor. Diğer bir değişle yayın hakları sahibi kuruluş (tekel de denilebilir) müşterisinin sadakatine hiç güvenmiyor. Uydu aracılığıyla çanağa, oradan decodere, oradan da ekrana gelen görüntüleri bizlere satıp ciddi cirolar elde eden bu firma(ların) üst düzey yöneticilerinin (CEO’larının) her birinin odalarında bir Atatürk fotoğrafı ve hemen altında “İstikbal göklerdedir” yazısı bulunduğunu düşünüyorum.
Benim asıl değineceğim konu, bu şifreli yayın yapan firmaların müşteri hizmetleri bölümü. Her biri üslup ve konuşma açısından birbirine benzemesi ve androit taklidi yapmaktaki olağanüstü başarısı tesadüf olamaz. Muhtemelen, duygularının yok edildiği, ses tonlarının belli bir desibele ayarlandığı bir eğitimden geçiyorlar. Ve muhtemelen aldıkları eğitimin son günü eğitime bir papağan giriyor. (Papağan kısmı, müşteri temsilcisi ile görüşme esnasında fark edileceği için ayrıca değinilmeyecektir).

Geçen hafta içi her şey iyi olacak duygusuna kapılınca bir hayli telaşlandım. Durduk yerde neden böyle bir duygu sarmalına girdim bilmiyorum. Akşam haberlerini seyredersem geçer düşüncesiyle televizyonun ve decoderin fişlerini prize taktım, (uzun süre seyretmediğim için fişe takılı durmuyordu). Fişi prize taktıktan sonra bir süre beklemek gerekiyor ki decoder çanakla, çanak uyduyla iletişime geçsin. O süreci beklerken sehpanın hayli tozlanmış olduğunu gördüm. Hemen bir camsil ve bir okunmuş gazete kâğıdı alıp güzelce sildim.
Koltuğa oturup, kumandayı elime aldığımda decodere elektrik gelmediğini fark ettim. Az önce fişe taktığıma göre decoderle fiş arasındaki (biseksüel) adaptör bağlantısının çıkmış olabileceğini düşündüm. Daha önce böyle tecrübelerim olmuştu; özellikle o gün eve bir temizlikçi kadın girdiyse aksi mümkün değildir zaten. Fakat uzun zamandır eve temizlikçi almıyorum. Decoderin arkasındaki adaptöre baktım, bir sorun yok. Fişi tekrar çıkarıp taktım bir şey değişmedi. Bozulmuş olduğuna karar verip bana decoderi veren firmayı aradım. Önce hoş geldim sonra, “for english press nine”, sonra araya sokuşturulan ve zaten ezbere bildiğiniz reklamların tekrarı, orayı tuşla, burayı tuşla… nihayet bir canlıya ulaşmayı başardım. Bu canlı, bir kadındı ve tıpkı diğer mesai arkadaşları gibi konuşuyordu.

“Başak ben, nasıl yardımcı olabilirim?”
Normal hayatta böyle konuşan biriyle karşılaşmanız mümkün değildir. Başak kadını, adımı soyadımı söyledikten sonra benim ben olup olmadığımı sordu, benim ben olduğumu belirttim. Ben onun Başak olduğuna şıp diye inanırken o benim ben olduğuma inanmadı. Teyit için; annemin kızlık soyadı, babamın nerede askerlik yaptığı, ilk sevgilimin abisinin içgüveysi olarak gittiği aile reisinin iç çamaşır renginin ilk iki harfi, gibi güvenlik sorularını cevapladıktan sonra sıra sorunumun ne olduğuna geldi.

Nihayet.

Kendisine decoderin prizden elektrik alamadığını belirttim. “Bilgilerinize ulaşıyorum,” diyerek bir süre beklettikten sonra decoderin fişinin takılı olup olmadığını sordu. Fişin takılı olduğunu belirttim. “Bilgilerinize ulaşıyorum,” diyerek bir süre daha bekletti ve oradan sorunu çözemeyeceğine kanaat getirerek bir servis yönlendireceğini, gelecek servis elemanının 35 TL ücret alacağını söyledi. Çok yalın ve basit bir soru sordum: “Sebep?” “Bilgilerinizi kontrol ediyorum,” diyerek bir süre daha bekletti. Defalarca bilgilerimi kontrol etmesi ne anlama geliyor olabilir ki? Balık hafızalı bir andorit mi? Hiç sanmıyorum. Büyük olasılıkla bir yandan benimle ilgileniyor, bir yandan da erkek arkadaşıyla yazışıyor olabilir diye düşünürken, en yakın servisi yönlendireceğini, gelecek servisin benden 35 TL ücret alacağını tekrarladı. Ben de aynı soruyu tekrar sordum: “Sebep?” “Bilgilerinizi kontrol ediyorum,” diyerek bir süre daha beklettikten sonra (ya da erkek arkadaşına mesaj attıktan sonra) kendilerinin bir ücret almadığını, ücreti gelen servisin aldığını söyledi.
Belli ki benim cebimden çıkacak 35 TL’nin kime gideceğiyle değil o rakamın cebimden çıkmamasıyla ilgili bir mücadele içinde olduğumu anlamamıştı. Belki de “anlamamak” üzere bir eğitim almış ve aldığı bu eğitim gereği böyle davranıyordu. Hayli kızmış olmama rağmen gayet kibar bir şekilde, daha önce de benzer arızalarla karşılaştığımı, servisin gelip decoderi değiştirdiğini ve hiçbir ücret talep edilmediğini belirttim. Hem Andoroit hem Papağan Kadın, bu defa bilgilerinize ulaşıyorum demeden, (son gönderdiği mesaja henüz bir cevap gelmediğinden olsa gerek) aynı ses tonuyla kendilerinin bir ücret almadığını, ücreti gelen servisin aldığını yineledi.

O kadar sinirlenmiştim ki kadına Başak Hanım yerine Yavşak Hanım demişim, kendisi “Başak” diye düzeltince fark ettim. Çok özür diledikten sonra üyeliğimi iptal etmek istediğimi, beni bununla ilgili yetkili kişiye bağlamasını rica ettim. Andoroit bir yavşaklıkla,

“Aktarıyorum,” dedi.

Bir süre bekletildim. Yine reklamlar: Yan oda üyeliği “sadece” 11 TL ayrıntılı bilgi için…

“Ben Bartu nasıl yardımcı olabilir?”

BenBartuNasılYardımcıOlabilirim Bey’e, sebebini belirterek üyeliğimi iptal etmesini istedim. “Bu yüzden mi iptal etmek istiyorsunuz?” sorusuna net ve kısa bir cevap verdim: “EVET”
BenBartuNasılYardımcıOlabilirim Bey, çok özür dileyerek beni iki dakika bekletip bekletemeyeceğini sordu. “Bekliyorum,” dedim.

Yine reklamlar…

İki dakikanın dolmasına beş saniye kala, beklettiği için özür dileyerek gelecek servisin herhangi bir ücret talep etmeyeceğini bildirdi.

Teşekkür ederek kapattım. Fakat bu konuşmanın üzerinden yaklaşık bir saat sonra elektrikler geldi ve decoderin ışığı yanmaya başladı. Açtım, çalışıyor. Sanırım bu kuruluşun TEDAŞ’la bir bağlantısı var.

Mart 2015

Uğur Mıstaçoğlu

10 Mart 2016 Perşembe

UZAKTAKİ YAKINLAR


Cep telefonu çıkar çıkmaz hemen alanlardan değilsem de edindiğim dönemde herkeste yoktu bu meretten. O azınlıklardan biri olarak cebimde dolaştırdığım bu teknoloji harikasını ara ara elime alır, küçücük ekranını hohlayarak buğu oluşturur özenle silerdim. Etrafımdakilere hava atmaktan başka bir işe yaramazdı, çünkü yakın çevrem henüz bir cep telefonu edinmiş değildi. Doğal olarak da günlerce çalmazdı. İyi tarafı şarjı zırt diye bitmiyordu. Kötü tarafı ise bir işe yaramıyor duygusuna kapılıyor olmamdı. Sonra sonra çoğalmaya başlasa da cep telefonu ile görüşmek pahalı olduğundan fazla tercih edilmiyor, aranan kişinin nerede olduğu öğreniliyor sabit bir yerdeyse oranın numarası isteniyordu.

Çoğunluk bunun gel geç bir moda olduğu fikrindeydi. Herkes, ağız birliği etmişçesine bu aletin iş adamlarına, pazarlamacılara… yani sabit bir yerde olmayan meslek sahipleri için uygun olduğu fikrini savunuyordu. “Ben evden işe, işten eve giden biriyim, iş yerinde de evde de sabit telefonum zaten var, bunu alıp napıcam?” diyordu.

O zaman internetin içinde dahil edilmediği telefonun en güzel özelliğini içinde bir rehber barındırmasıydı. Her telefon alan, evlerindeki ajandalarını önüne koyup listeyi baştan aşağı kaydediyor, gerektiğinde aradığı kişinin baş harfini yazıyor, o kişinin adını ekranda görünce bundan büyük mutluluk duyuyordu. Dışarıda gezerken herkesin telefon numarasının cebinde taşıdığını bilmek büyük keyifti.

Tabii SMS’i de atlamamak lazım. Uzun uzun konuşmaktansa birkaç cümle ile daha uygun bir bedel ödeyerek mesajlaşmak daha ekonomikti. Son teknoloji aletin bu özelliği insanların konuşmadan iletişim kurmaya yöneltmesi mektuplaşma devrinin hayli hızlı versiyonuydu ve hemen benimsendi
Fakat uzun bir şey yazdığınız taktirde bunun bir mesaj karakter sayısından daha uzun olduğunu anlayan alet “bu mesajınız iki mesaj ile ücretlendirilecektir” uyarısı vermeye başladı. Bu da iki misli ücret demekti. Ama bu da çözülmeyecek bir şey değildi. Yeni nesil kendi aralarında (slm, mrb, nbr gibi) yeni bir dil geliştirdi. Bayram gezmeleri yerini SMS mesajlarına bıraktı. Daha sonra toplu olarak da mesaj atılabiliyor olduğunu öğrenenler tek tuşla tüm yakınlarının bayramlarını kutlayabilmesi harikulade bir durum olarak değerlendirdi. Bu durum bizleri bir sürü yolculuktan, el öpmelerinden kurtarıyordu. Sonra sonra o mesajlar da gitgide azaldı azaldı, yok oldu.

Bu teknolojik alete günümüzde, “android akıllı cep telefonu” diyorlar. İnternet denen lebideryayı içinde barındırdığı yetmiyormuş gibi bu telefonlara özel, bedava yazışma, ses kaydı gönderme, fotoğraf çekme-atma, gibi birçok yazılım eklendi. (Kendi içinde “google play store” adından bir dükkânı bile var). Beğendiğin bir fotoğrafın SS (screen shot) alabiliyor, kesip biçip renklendirebiliyor, üzerine not bile yazabiliyorsunuz. Kendi içindeki yazılımları kullanarak oyunlar oynayabiliyor, yeni arkadaşlar edinebiliyorsunuz. Üstelik yabancı diliniz varsa dünyanın her yerinden bir arkadaş edinmeniz de gayet mümkün. Benim tanıdığım biri, neredeyse yok denecek bir İngilizce ile taa Meksika’dan bi kız arkadaş edindi. Hiçbir araya gelmemiş bu iki insanın evlilik konuşmaya başladıklarına bizzat şahit oldum.


Eş, dost, akraba, komşu ziyaretlerinin neredeyse bittiği bu devirde okyanus aşırı arkadaşlıklar mümkün. Yakınlarımızla bir araya gelip bir şeyler konuştuğumuz ender zamanlarda bile bir süre sonra bakıyorum herkes kendi eline aldığı, yassı soğuk ama son model teknoloji ürünü androide girmiş, ya mevcut anın fotoğrafını paylaşıyor ya da kopya çeken öğrenci çekingenliğiyle birine bir şeyler yazıp ortama geri dönüyor. Orada olmayan daha cazip, daha öncelikliymiş gibi bir durum gözümlüyorum. Yani yanımızdakilere uzak uzaktakilere hayli yakınız.

Mart 2016

Uğur Mıstaçoğlu

7 Mart 2016 Pazartesi

ŞEYHİMİ DÜŞÜNEMİYORUM.


Malum Türkiye’de yaşıyoruz. Kalkıp Mars’ta su arayacak, kuantum tartışacak, ya da bir takım yeni icatlarla ilgilenecek değiliz. O konularla ilgilenen ülkeler var zaten. Biz din eksenli konularda din adamlarının yaptığı açıklamaları okuyup bunları tartışacağız.
Efendim konumuz -ya da iddia edilen- şu: “Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rıfat Okudan’ın, bir makalesinde cinsel ilişkiye giren bir kişinin, ilişki sırasında ‘hocasını, şeyhini salihleri’ hatırlaması durumunda, doğacak çocuğun bereketli ve güzel ahlaklı doğacağını” yazıyor. 
Haberi Avazturk.com sitesi yayınlamış. Ben bu habere Odatv’nin web sitesinde rastladım. Haberin, İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, Tasavvuf’un Ocak-Haziran 2003 tarihli 10. sayısında yer aldığını da ilave edelim.
Prof. Dr Rıfat Okudan, “Hoca” derken ne kastediliyor, ben anlamadım. Benim aklıma okul hocası geldi ama öyle olsa hoca değil öğretmen derdi diye düşünerek arama motoruna “Hoca nedir,” yazdım. Şöyle yazıyor: “Hoca, İslam ülkelerinde (özellikle Türkiye ve İran’da) eğitim, bürokrasi, ticaret ve maliye alanlarında çeşitli meslek erbabı için kullanılan unvan.” Bu kısmı biraz anlamakla birlikte geniş bir yelpaze seçeneğine sahip olduğumuzu düşünerek bir diğer soruya geçtim: Şeyh nedir ya da kimdir? Eh, ne demişler bilmemek değil öğrenmemek ayıp. Onu da arama motoruna yazdım: “Şeyh kime denir” Bu arama motorları da olmasa ne yapardık bilmiyorum doğrusu. Bir tıklıyorsun karşına bir sürü bilgi çıkıyor. “Kur’an Rehberi” adlı sitede Şeyh’le ilgi bilgi şöyle: “Yaşlı, pir, ihtiyar, bey, önder, kabile başkanı anlamına gelen şeyh, tasavvufta, nefsinden fani Hak’ta baki, veli, Allah dostu; isteklilere rehberlik etmek ve onları irşad etmek ehliyet ve liyakatına sahip bulunan kamil insan, rehber, delil, mürşid demektir. Gerçek şeyh, Allah’ı kullarına, kullarını da hem Allah’a hem de birbirlerine sevdirebilen kamil insandır. Şeyh, mürid ve müntesiplerini bir annenin çocuğunu eğitip yetiştirdiği gibi terbiye edip yetiştirir.” Bu bilgi üzerine kısa bir süre düşündüm ve cima halinde hatırlayacağım bir Şeyh olmadığına karar verdim. Hiç Şeyh tanıdığım olmamasını sorun etmedim çünkü seçenekler bununla sınırlı değildi. Son olarak arama motoruna “Salihleri ne demek” diye arattım. Bir sitede: “Elverişli, iyi, uygun, yakışır, yetkisi, hakkı olan, dinin buyruklarına uygun harekette bulunan kişi,” yazarken diğerinde “Bir yola giren, bir yolda giden,” yazıyordu. Hangi yol olduğuyla ve o yolun nereye gittiğiyle ilgili bir bilgi yok. Yani cima hainde bir yola girmiş, bir yolda giden herhangi birisini mi düşünecektim? Ben bunu düşünürken hemen altında “Bir tarikata bağlanan” bilgisini okudum. Fakat benim hiç tarikat mensubu bir tanıdığım da yoktu. Başka bir sitede oldukça uzun bir yazı ile karşılaştım; onda da özetle, güzel davranışlarda bulunan ( Kuran’ın onayladığı ve emrettiği davranışlara) uyan kişi olarak tanımlanmış. Buna ilaveten, Kuran’ın birçok ayetinde Salih kişilerden bahsedilmekte olduğu yazıyordu.
Kafam iyice karışmıştı, Allah’tan zamanında bu işi aradan çıkarmıştım ve yeni bir çocuk yapmayı düşünmüyordum. Fakat çocuk yapmayı düşünseydim diye düşününce bana en uygun olan (eğitim, bürokrasi, ticaret ve maliye alanlarında çeşitli meslek erbabı, yelpazesinden) seçeneklerin içinden aklıma ticari faaliyet yürüttüğümüz; İri kemik yapısına sahip, uzun boylu, esmer güzeli Berrin Hanım geldi. İyi huylu, yardımsever bir kadın fakat o da ateist.
Mart 2016
Uğur Mıstaçoğlu

23 Ocak 2016 Cumartesi

YARANILMAYANLAR


Gönül gözü prespiyobi, kalp gözü miyop bir insana kendinizi sevdirmeniz, yaptığınızı beğendirmeniz zordur. Siz etrafında pervane olun, O, “cam mı açık, bir yerden esiyor galiba” der. (E pervane olduk).
“Zatürre ol e mi,” dersiniz içinizden onu duyar ama. Kulakları iyi olduğundan değil, negatif algısı yüksektir bu insanların. Sana ecnebi duygular ona kankadır çünkü.
Pervane olan garibin durumu diğerinden beterdir aslında. O prespiyobi, miyop falan değildir; direk kördür.
Çünkü pervane olduğu kişinin; yıllarca bu konuda uzmanlaştığını, yüksek lisansını yaptığını, “BANA YARANILMAZ” adlı diplomasını altın varak ile çerçeveleterek başköşeye astığını görmez.
Kimden mi bahsediyorum?

Tabii ki şaşıyla yatan ve kör olduğunun farkında olmayanlardan bahsediyorum; siz üstünüze alınmayın. 
Zira kör olsaydınız bu yazıyı okumanız mümkün olmazdı. Ve fakat bi aynaya bakın bence; belki de o körle yatan şaşı bizzat sizsinizdir.

Ocak 2015

Uğur Mıstaçoğlu